Browse By

90’larda Olup da Artık Hayatımızda Olmayan 10 Eşya

Spread the love

70’li yılların ve 80’li yılların ortalarına kadar doğanlar gerçekten şansli bir çocukluk ve gençlik geçiren bir nesildi.  Ne 60’lılar ve öncesi kadar yokluk cektiler ne de 2000 ve sonrasındaki çocuklar kadar dijital ve yapay oldular.  Suyu mahalle çeşmesinden içecek kadar temiz su içtiler.  Meyveyi komşunun ağacına dalarak dalından yediler. Yeri geldi komşudan dayak da yediler. Ama komsudan dayak yediğinde o zamanki anne babalar şimdiki ebebeyler gibi savcılığa koşmadılar aksine çocuklarını bir de onlar azarladılar neden izinsiz bahçeye girdi diye. Sonucta hak ve helal kavramını öğrettiler.

Apartman veya toplu konut yoktu herkesin müstakil evi vardı. Bazısı bahçeli bazısı bahçesiz. Mahalleli herkes birbirini tanır, selam vermeden bir sokak gecemezdiniz. Çocuklar mahallenin cocuğu ablalar mahallenin kızıydı.  Sokak aralarında top oynanırdı. Kimi Tanju olurdu kimi Rıdvan kimi Prekazi kimisi Feyyaz olurdu. Mactan sonra kimin evi yakınsa koşar evine dolaptan bir şişe soğuk su kapar herkes bir ağızdan o suyu içerdi.  Acıktı mı biri  herhangi bir kapıyı çalar “Acıktım Hanife Teyze annemler evde yok” dediğinde Hanife Teyze ya ekmeğe evde yapılmış salça sürer ya da ekmek arasına bir domates sıkıştırıp verirdi çocuğun eline. İnsanlar yoksul du ama cepleri yoksulluk cekerdi o zamanın insanlarının hicbir zaman gönlü fakir olmadı.Paylaşmak erdemdi anlayacağınız.  Güzel bir çocukluğumuz ve şanslı bir devrimiz vardı yani.

Buraya daha sonra geliriz tekrar da bugunku yazım bu guzel zamanlarda olup da bu yıllarda artık kimsenin yüzüne bakmadığı veya artık kullanılmayan her evin vazgeçilmezi olan eşyalar.  Hafızam yettiğince ve eminim biraz da duygulanarak anlatacağım size. Tabi liseliler olan bilmez ama bilmemek ayıp değil. Hafızam demişken benim gibi yaşı 40’a gelen veya gecenler haberiniz olsun yaşlandık lan biz.. Şimdi gelelim şu nostaljik eşyalarımıza.

1 – Jetonlu Telefon Kulubesi : Efendim bu aletin olayı şuydu. Postaneden yani PTT’den belli bir parayla küçük orta ya da büyük  metal bir jeton alınır, kulübeye girilir jeton kutunun  üstündeki bölmeden atılır numara çevrilir ve konuşulurdu. Genelde gariban kesim iş görsün diye küçükle idare eder şehir içi kısa konusur cıkar giderdi. Orta ve büyük cok satılmaz satın alana zengin gözüyle bakılırdı. Bunlar cunku şehirler arası yada milletler arası konusma yapardı. Yani ne kadar büyük o kadar iyi :)  Konusma derken öyle cok uzun düşünmeyin en buyuk jeton abaza ergenin genelevdeki ilk tecrubesi kadar uzundu yani o yüzden dışarıdan manitanın evini arayacak olan yiğido elinde 5-6 taneden az jetonla lafa girerse daha gelişme sonuc ve özledim kısmı gelmeden ahizenin sapı elinde kalırdı. Mahallenin piçleri bu aletlerin bir bug’unu bulmuş jetona ip bağlayıp atar konumsa kesilince  ceker bir daha arardı. Yokluk yaratıcılığı tetikler bilindiği gibi. Benim gibi çok salak ergenler de evde kazara bir jeton bulduysa onu da 066 çevirip masal dinlerdi 3-4 dakika. Eğlenceye bak amk. Sonraları kartlı kulübeler ve akabinde cep telefonları cıkınca gözden düştüler ve azalarak yok oldular. Olsun birçok sevgilinin kahrını cekti bu sarı metal kulübeler..

2 –  Tetris  :  Zamanının efsanesi her veledin vazgeçilmezdir kendisi. Şimdinin vitaminsiz çocukları için tablet ne ise bizim için tetris oydu.  Köşe başlarında seyyar satıcılarda bile bulabilirdiniz. Basit ama vazgeçilmez bir oyun konsoluydu. Temel olarak tetris yani duvar örme ve yıkma oyunu yukluydu. Siyah beyaz monolog bir ekran ve sese sahip cihazdı. Ama gelişmiş bazı yani zengin cocuklarının ellerinde olanlarda duvar yıkma yanında yılan, araba yarışı, uzay gemisi ve uçaklı oyunlar da vardı. En büyük yalanı da mutla üzerinde 999 in 1 gibi ultra abartılmış bir çıkarması vardı. Yani 1.000 oyun yuklu oldugu yazıyordu ki külliyen yalan en ucuzunda 2 oyun vardı. Kardes kavgalarının tetikleyicisi bu guzel cihaz önce sega sonra play station’dan  sonra tarih oldu.

 

3- Stres Bileziği (Mucize Bilezik ) : İşte 90’ların en buyuk kolpası ve en iyi pazarlama kandırmacası. Bileziğin 3/4’ü kadar bir bakır ucuna iki top kondurdular ve binlerce sattılar. Bunu takıca vücütta ne kadar kötü enerji ve stres varsa alıyormuş dediler. Hatta gizli bilgi olarak göte sokulunca basuru bitirdiği bile söylendi ama ben şahsen görmedim. Birkaç ünlüye para da verip taktıdılar. Sonra gelsin paralar. Sonra öyle bir şehir efsanesi oldu ki bunu takmayan yaşlıyı emekli maaşı kuyruğuna, ev kadınlarını kısır partilerine, altın günlerine  almaz oldular.  Toplar manyetikmiş meğerse biz değerini bilemedik. O da zamanla çirkinliği sebebiyle hakettiği yere çöpe gitti ve bir devir kapandı.

 

4 – Çarkıfelek Anahtarlık : 90’ların getirdiği kapitalizmin de etkisiyle kısa yoldan zengin olmak herkesin hayaliydi. Tabi o zamanlar İddaa, canlı bahis yoktu. Zengin olmak istiyorsan ya spor toto oynayacaksın ya da karı satacaksın. İkincisi biraz daha zahmetli ve mahalle baskısı yaratacağından dirsekler spor toto bayilerinde çürüyordu. 13+1 bilirsen ve bir iki süpriz yakalarsan kayda değer bir ikramiye kazanabiliyordun.  Kendinden kopyalı a5 boyutunda saman kağıdına maçların yazılı olduğu kuponu aldın, kalemi de buldun başladın maçlara bakmaya. Şimdiki gibi öyle 100-200 maçlık iddaa bültenleri yok ya spor toto ( 13+1 maç ) ya da spor loto ( 8 beraberlik) olan maçları bulman için hazırlanmış olan milli piyangonun sectiği Türkiye Ligi maçları vardı.  Fenerbahçe evinde kazanır 1 , Galatasaray deplasmanda alır 2, Trabzon zorlanır 0 yani beraberlik. Peki ya Mersin İdman Yurdu bu hafta evinde Siirt Köy Hizmetleri maçı ne olurdu? İnternet, Google, Maçkolik varda biz mi bakmadık istatistiklere. Gazetelerde bile bulman zor bu takımları.  O zaman ne yapılıyordu ? Kırtasiyeden oyuncak reyonundan bir  sportoto anahtarlığı alınıp ya nasip deyip basıyordun tepedeki çubuğa. Çubuğa basınca ona bağlı sac lastiği altaki çarkı cevirir, çark pır pır döne zaten 1-2-0 olan sonuclardan bir tanesi alttaki açıklıkta dururdu. Sizde buna anlam katıp bu sonucu yazardınız şansa ne cıktıysa. Ortada olan maçları kolaya çeviren pratik bir çözüm olarak uzun bir süre pantolon kemerlerinin en önemli bir aparatı olarak hayatımızda yer aldı. Ta ki iddaa denen illet cıkıncaya kadar.

altın rehber5 – Altın Rehber : Sanırım 90’ların başı ya da ortalarında ev telefonlarının yaygınlaşıp altın çağını yaşadığı dönemlerde cıktı bu 3 kiloluk kitap.  Kendisi ve sayfaları sarı olması sebebiyle bu adı almıştı diye dusunuyorum. Ayrıca 3 büyük şehir için basılıyordu diye hatırlıyorum.  “Telefona yazılmak” denen olay öyle kolay değildi zaten. Dilekçe ver bir dünya para ver 2 hafta bekle. Mahallede hat varsa çok şanslısın yoksa zaten ancak hayali ile yaşarsın. Hat varsa 1 hafta da çekilir sonra o telefon en görünen yere konur üzerine dantel bırakılırdı. Kayıt esnasında secenek suydu. İsminiz rehberde olsun mu? Evet derseniz sonraki yıl yenilencek olan Altın rehberde önce soyadınız sonra adınız şeklinde düşmana korku dosta güven verecek şekilde yer alırdı.  Dediğim gibi rehber isme göre değil soy isme göre alfebetik olarak sıralıydı. Soyadı Adı karşısında telefon numarası altında da aynı isimde insanlar karışmasın diye kısa adres yazardı. Nerden gelirdi bilmem ama bizim de evde vardı bu koca kitaptan. Çocukluk aklı ya şimdilerde Google Earth/ Haritalar ilk çıktığında ilk yaptığımız şey nasılsa uydudan kendi evimiz bulmakdıysa o zaman da hemen kendi numaramızı bulmaya çalışırdık. Bu güzel uygulama da cep telefonlarının ev telefonlarının, telefon hafızasındaki rehberin Alton Rehberin yerini almasıyla yitip gitti. Hoscakal stolklama tarihi yazan Sarı oğlan..!!

6 – Sony Walkman : 90 larda çocuklarda bir sosyal statü simgesi veya zenginlik göstergesi arıyor olsaydınız ilk bakacağınız şey ya resim dersinde 48’li Mon Ami pastel seti ya da Sony Walkman olurdu herhalde. Düşüsenize daha kimi evlerde müzik seti yok hala kasetçalar baş tacı iken sen kemerinde bir kasatçalar kulağında kulaklıkla geziyorsun. Havalar 1500.. Takıyorsun kasedi açıyorsun müziği inceden mırıldanarak geziyorsun etrafa pis fakirler bakışı atıyorsun? Gören acaba hangi sitede kaçıncı katta oturuyor, kesin evinde amiga bile vardır diye düşünüyor.  Kazima everest anasını satayım. İşte Sony Walkman böyle bir şeydi o zamanlar.  Herkeste olmazdı. Silahın şarjörü gibi değiştirirdin kasedin diğer yüzünü.. Hele bir de radyosu varsa ve diğital ise çıldırmamak elde değildi. Yalnız ufak bir kusuru vardı pille çalışmak gibi bilakis takılı pil bir süre sonra bitmeye başlayınca Atilla Taş’ın “ham çökelek” şarkısını kaset motorunun yavaşlamasıyla Müslüm Gürses’in ” Bir Avuç Gözyaşı” şarkısına çevirebiliyordu.  Bu kazrizmaya level atlatan alet de mp3 çalarların hayata dahil olmasıyla hayata veda etti. Her ne kadar sony cd’lerin popüler olmasıyla, arkasından peynir tabağı kadar discman çıkarsa da bu hicbir zaman Alamancı gençlerin nadide oyuncağı walkmanın yerini tutmadı.

7 – Radyolu Işıldak : 90’lar elektirk ve su kesintilerinin bol olduğu hatta ki büyük şehirlerde bile normal karşılandığı zamanlardı. Elektrik kesildiğinde kimse “ulan sene olmuş 96 hala mı elektrik kesintisi” diye cümle kurmazdı. Çünkü elektrik böyle birşeydi.  Kesilebilen birşeydi bizim için. Elektrik kesintisi de aslında o dönemin cocukları için evdeki minderlerden kaleler evler yapıp minder savaşı yapma zamanı demek ya da sobanın kenarına uzanıp attan cıkan sarı parılrıları izleyip duvarda elin gölgesiyle kedi köpek ya da at yapmaktı. Zaman gectikce evimize elektrik kesintisine karşı mum ve fenerden başka bir alet daha geldi. Bunun adı ışıldaktı.  Elektrik varken şarja takılı dururdu. Üzerinde bir adet 2’li florasan lamba, altında da büyük bir tekli lamba yer alırdı. Yanlarda ses cıkışı için kesik aralıklar vardı. Elektrik kesildiği an ikili beyaz lamba açılırdı. Dışarda iş varsa fener görevi gören lamba kullanılırdı. Olayın büyüsü ise bu fenerin içinde dahili bir FM radyo bulundurmasıydı. Ses her ne kadar mono ve cızırtılı olsa da 90larda kimse teknolojide kalite aramıyor olanla yetinip mutlu oluyordu. Açılırdı bir müzik kanalı eğlenmeye devam edilirdi. Bonus olarak da bu ışıldak acil durumlar için yanıp sönen ikaz ışığı ve siren sesi de cıkarabiliyordu. Bence bugun bile her evde olması gereken bir yararlı alet iken bu da akıllı telefonların gazabına uğrayarak nostalji kösemizde yerini almıştı.

8 – Mektup / Tebrik Kartı : Mektubu çocukluğumdan hatırlarım bazen memleketteki akrabamıza bazen askerdeki dayıma yazar postaneden pulu alır yapıştırır yollardık. Klişesi bile vardı bu samimi haberleşme aracının. Çizgili mektup kağıdı denen a4 kağıdı satılırdı kırtasiyelerde. Sevgiliye yazılacaksa mektup kağıdının arka fonunda ya güzel bir kız resmi ya da bir gül, gurbete yazılacaksa memlekete dair bir resim, askerdeki akrabaya yazılacaksa da fonda silah tutan asker yada kamuflaj olurdu. Başlangıcı yaklasık soyle olurdu. “Sevgili XXXX, satırlarıma başlamadan evvel hususi selam eder,  büyüklerin ellerinden küçüklerin gözlerinden öperim. Bizi soracak olursan çok iyiyiz. İnşallah sen de iyisindir.” diye . Bu mektup evin yazısı en guzel olana yazılır, baba mahkeme hakimi söyler biz mahkeme daktilocusu gibi yazardık.  Bütün sülale adlarıyla selam yazıldıktan sonra takriben sayfanın ortasına kadar gelinirdi. Bundan sonraki bölüm mektubu yazanın hayatında gelişen yeni durum ve olaylara ayrılırdı. Arka sayfaya gelindiğinde ileride görüşmeye dair istek ve umutlar eklendikten sonra sırf bizde mi bilmiyorum yoksa sayfa dolsun diye mi yapılırdı anlayamazdım evin en küçüğünün 1/1 ölçeğinde elinin kabaca şekli cizilirdi. Yani mektup kağıdına el ortaya konur kalemle parmakların arasından geçilir şekil tamamlanırdı Bir nevi Beşparmak dağları :)

Bundan başka bir de bayram, yılbaşı, resmi bayram veya kutlamalarda tebrik kartı denen daha çok mektubun özeti olarak adlandırılabilecek tebrik kartı denen kartpostal vardı. Hatırlarım her bayram ya da özel zamanlarda bizim buralarda İzmir Karşıyaka Çarsıda cok uzun tebik kartı ya da kartpostal tezgahları açılırdı. Bir kısmı kutlanan bayrama göre koç kuzu ya da şeker temalı “iyi  bayramlar” yazılı kartlar iken diğer tarafta ünlülerin resminin olduğu kartpostal kartları olurdu. Biz yaşımız gereği Arnold Schwardzenegger (inşallah doğru yazmışımdır ) ya da Jean Claude Van Damme kartpostalları alırdık. Çünkü 90 çocukları Conan ve Kan Sporu filmleri ile büyüdü. Ayrıca tezgahta yine bolca genelde askerdeki yeğen için Sibel Can, Serpil Çakmaklı, Oya Aydoğan, Hülya Avşar kartpostaları da popülerdi.

Bu güzel geleneğin de sonunu SMS ve Mail getirdi. Biz şanslı cocuklar olarak bunu hatırlamaya devam edeceğiz.

9 – Kılçık Antenler : 90lı yılların başında tek kanallı TRT döneminden şimdi çook uzaklardaki Cem Uzan sayesinde tanıştığımız ilk özel televizyon olan İnterStar sayesinde tanıştık bu aletle. Daha öncesinde de vardı tabi ama bu zamandan sonra daha elzem oldu evlerde. Çünkü her anten İnterStar’ı çekmiyordu. Hatta bunu satan dükkanlarda bu antenlerin üzerinde de İnterStar logosu bile olurdu.  Çatıya uzunca bir sırık ya da demir boru monte edilir buna da anten eklenir kablo eve oradan da Tv’nin arkasına bağlanırdı. Ne kadar yuksek o kadar iyiydi.  Neden kılçık anten çünkü şekli eti alınmış balık kılçığına benzerdi hakikaten. Mahallenin sülüetine baktığınız zaman çok belirgin olarak görünürlerdi. Şimdiki gibi bırakın merkezi uydu sistemi uydu anteni bile olmadığından her evin kendi kılçığı olurdu. Böyle olunca da apartmanların tepesi hınca hınç antenle dolu olurdu. Karasal yayının hüküm sürdüğü yıllar olunca sinyalin kalitesi de inişli çıkışlı olur yayının her gidişinde ya da ekranda karıncalar ( yayının kötüleşmesi ) oluştuğunda evin ergen oğlu için de çatıya iniş çıkışlar olurdu. Salonun camı açılır baba ana kumanda masası yani TV nin başında bekler, oğlan dama çıkar başlar anteni çevirmeye. Rulet gibi çevirirdi anteni yayın nerede düzgün denk gelirse. En uygun pozisyonda baba aşağıda ” tamaaaam bırak” diye operasyonun bittiğini belirten böğürmeyi yapardı.  Ve o noktaya sabitlenirdi anten.  Herkes göz kararı sevdiği kanalın yerini bilirdi. Körfeze çevirince Star, dağa cevirince TRT kanalları iyi çekerdi mesela. Gerci Cem Uzan sayesinde ergenlik dönemimizde ilk defa TV de meme görmenin verdiği şaşkınlık bizi biraz sarssa da daha zonraki zamanlarda Show TV ‘nin devreye girmesi “kırmız nokta” ve Tutti Frutti ile bu açlık da giderilmiş olundu. Buradan ayrıca tesekkur ederiz bu arkadaslara. Uydu yayınlarının yaygınlaşması ile damlar ve catılardaki kılçık anteni tahtını uydu antenine devrederken bizler de büyümeye başlamıştık artık.

10 – Pozlu Analog Fotograf Makinası : Ne cep telefonu, ne dijital fotograf makinası yokken o vardı. Analog yani dijital olmayan fotograf makinası.  Fotografı cekmen için tek hakkının olduğu yıllar. Her fotografın cok değerli olduğu yıllar. Kadrajdan bakıyorsun çekiyorsun elin titrerse yada birini kaçırırsan yandın. Bir neslin fotlarda gözlerinin ya Japon gibi kısık ya da kapalı çıkmasının nedeni. Çünkü sınırlı sayıda çekim hakkın vardı. Poz denen filmler satılırdı fotografçılarda. 24’lük poz yada daha pahalısı 36’lık poz diye istenirdi. Her poz değerliydi çünkü fotografın nasıl cıktığını ancak negatifi fotografcıya verip banyosu yapıldıktan sonra görebiliyordun. Şimdiki gibi çektim burnum büyük çıkmış tekrar cekeyim yoktu.  Makinayı tutar deklanşöre basar geçerdin. Sonraki poza gecmek için makinanın arkasındaki makarayı cevirirdin. Cırt cırt diye cevirince üstteki küçük delikten kaçıncı pozda olduğun ya da kaç tane kaldığına bakardın. Bir de acemileri bekleyen söyle bir tehlike var dı ki diyelim 36 poz çekildin bitti. Makarayı sonuna kadar yani ilk poza kadar geri sardırmadınsa bir de arka kapağı açtınsa geçmiş olsun o çektiğin tüm resimler yanardı dönüşü olamadan çünkü bu negatif resimler ışıksız bir ortamda özel odalarda işin ehli biri tarafından cıkarılmalıydı. Bu yuzden bu riskin alınmaması için genelde filmler banyoya verilirken makina ile bırakılırdı fotografcıya. Bir de aynı tehlikeli durum makinaya ilk filmi takarken de gecerliydi. Makarya iyi saramadınsa tüm fotolar kapkara bir sayfa olarak sahnede yerini alabilirdi. Biz de az yakmadık bu acemilikle. Ha bir de öyle ucuz değildi bu tab ettirme (fotograf basımı ). O zamanlar foto stüdyoların altın çağıydı adeta. Makinayı bıraktın sana en az 2 gün sonra gel derdi fotografcı oyle bir yoğunluk vardı. Sonraları 2000’li yılların başında dijital fotograf makinaları ardından akıllı cep telefonları derken hem fotografçılık bitti hemde analog makinalar.

Kim ne derse desin güzel zamanlardı.Zor değil mi evet zordu. Hersey kısıtlıydı ve emeke gerektiriyordu en basit şey bile. Ama emek verilen hersey gibi bu az bulunan şeylerin de değeri yüksekti bizim için. Şimdiki gibi hersey bol, ucuz ve ulaşılabilir değidi bu yüzden bir tüketim çılgınlığı yoktu ve biz bu durumdan cok mutluyduk. Ne bileyim bayramlık denen birşey vardı mesela. Yeni elbise yada ayakkabı alınırken bile arefe gecesi heyecandan uyuyamazdık. Bayram sabahı olsun da annemiz yeni elbise ve ayakkabılarımızı giydirsin diye. Yani değerini biliyorduk her tükettiğimizin.  Şimdi bakıyorum da artık ürettiklerimiz bizi tüketiyor. Hem bizi hem hayatımızı..!

  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •   
  •  

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Kopyalama ne olur Çalış Senin de Olur..! Ayıp yaa..!